16.10 #istanbulitetalks: Rana Babaç Çelebi

İstanbul’un kültürel mirasını mücevher tasarımları aracılığıyla yaşatan 16.10 İstanbul, 10. yılına özel hazırladığı #feelslikeistanbul röportaj serisinde şehre farklı perspektiflerden bakan isimleri bir araya getiriyor. Serinin konuklarından Dr. Rana Babaç Çelebi, doğup büyüdüğü İstanbul’u bir tıp ve parfüm tarihçisinin duyusal hafızasından anlatıyor. Arnavutköy’ün tanıdık sokaklarından vapur iskelelerinin isli, tuzlu havasına; çocukluğundan kalan melodilerden şehrin kokusal kimliğine uzanan bu kısa söyleşide İstanbul, yalnızca görülen değil, koklanan, işitilen ve bedende hissedilen bir şehre dönüşüyor.
1. İstanbul’da en iyi hissettiğiniz yer?
Arnavutköy. Doğup büyüdüğüm yer. Benim için Boğaz’ın iki yakasında da, doğası, mimarisi ve sakinleriyle İstanbul olma hâlini en sahici biçimde koruyan mahallelerden biri. İstanbul’u en çok burada; şehrin içinde ama onun telaşından biraz uzakta hissediyorum.
2. En çok “İstanbul” hissettiren şey?
Vapurdan inerken yüzüme çarpan nemli, isli hava. Deniz, ıslak taş, biraz mazot, kıyıyla vapurun arasında sıkışan eski kamyon lastiklerinin kokusu, kestane kebap… Bir yandan o lastiklerin gıcırtısı, vapurun düdüğü, bağıran martılar, telaşlı ayak sesleri; bir yandan kestanecinin maşasını ocağa vurarak vapurdan inenlere seslenişi. İstanbul benim için belki de tam olarak bu: kokuların, seslerin ve insanların birbirine karıştığı o birkaç saniye.
3. Tamamlayın: İstanbul kadar…
İstanbul kadar insanın nabzını değiştiren başka bir şehir bilmiyorum. Periferiden şehre girdiğiniz anda bir dinamo çalışmaya başlıyor sanki; içindeyken fark etmediğiniz o uğultuyu, hareketi ve rengi ruhunuzda, zihninizde, hatta bedeninizde hissediyorsunuz. İstanbul biraz da dünyanın bütün renklerinin aynı anda önünüzden geçtiği bir yer.
4. En çok İstanbul hissettiren şarkı?
Marc Aryan’dan Istanbul. Çocukluğumdan, annemlerin zamanından kalmış bir İstanbul sesi gibi. Fransızca söylenen, içinde Boğaz’ın, minarelerin, rakının olduğu; “Istanbul, Istanbul…” diye şehre seslenen eski, kozmopolit bir İstanbul.
5. Şehirle ilgili kurduğunuz en büyük hayal?
İstanbul’dan taşınmak. Sonra işim ya da bir ihtiyacım olduğunda geri gelip, her seferinde Boğaz’da başka bir otelde kalmak. İstanbul’u gündelik hayatın telaşının içinden değil, biraz uzaktan, özleyerek ve yeniden keşfederek yaşamak.
6. İstanbul bir…
Renk olsa: Tanzanit -derin ve değişken bir mavi...
Koku olsa: Petrikor
Doku olsa: Yüzyılların aşındırdığı mermer
Tat olsa: Anason eşliğinde beyaz peynir
7.Rana Babaç Çelebi Özel Soru: İstanbul’u hangi parfüme benzetirsiniz?
İstanbul’un tek bir parfümü olamazdı. Her semtin, hatta her özel yapının kendi kokusu olurdu. Arnavutköy başka, Pera başka, Tarihi Yarımada başka kokardı.
Ben İstanbul’u tek bir parfümden çok bir parfüm koleksiyonu gibi tasarlardım; katmanları mevsim geçişleri gibi değişirdi. Bir ressamın farklı eserlerini üslubundan tanımamız gibi, bütün kokuların omurgasında değişmeyen iki nota olurdu: iyot ve is.
Deniz ve ateş. İstanbul’un coğrafyası ve hafızası.
Geri kalan her şey semte ve zamanın ruhuna göre değişebilirdi.





Yorumlar